Yayınlanma Tarihi: Mayıs 21, 2020 Gönderen: Site varsayılanı Yorumlar: 0

İnsan dediğimiz canlının var oluşu ve insan olarak yaşamanın ne demek olduğu belki de son yıllarda hiç aklımıza gelmeyen bir konudur. Bu oluş ve yaşam için kendimize sormamız gereken ilkel ve bir o kadar da çapraz sorular ile belki de büyük bir aydınlanmanın eşiğine varabiliriz. Bu eksen belki de bizi farklı galaksilere, aslında olduğumuz ana yurda döndürecek bir samanyolu yıldızının içine sürükleyebilir.Üç canlının yaşadığı, hepsinin birbiri ile bağının olup belki de birinin yok oluşu ile diğerinin var oluşunun gerçekleştiği, denge denilen kavramın bir otomatizasyon şeklinde hayatını devam ettirdiği tabiatta kendimizi yalın bir aynanın karşına koyup, çıplak bir camın arkasından bakıp, aydınlanma havuzuna düşebilir miyiz?390.000 rakamı her şekilde bizlere bir büyüklük olarak gelecektir. Özellikle doğada 390.000 üzerinde bitki çeşidinin olduğunu öğrendiğimizde belki bir şaşırma hali sonrasında kısa süreli de olsa bu canlı türlerini merak ettirecektir. Tam olarak düşünme ve merak dediğimiz bu içsel hareketin köreldiği noktada bu kısa süreli düşünme ve sonrasında tamamen konunun bilincimizden çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bitkiler insanın var oluşu ve insan olarak yaşamanın ne demek olduğu sorgulamasında geceleri aya açılan bir pencere gibi bir aralık oluşturabilir mi? Buna sonuna kadar inanmak ile birlikte bu sentezlemeyi sadece bitkilerde değil görüş alanımızda ki her şey ile kazanabileceğimize inanıyorum.Ancak sürekli ayağımızın altında ezip, insanların yok oluşa en yakın dönemlerini “bitkisel hayat” gibi onları çağrıştıran bir deyim ile kullandığımız bir canlı türünün bizlere insan olmanın ne demek olduğunu ve nasıl bir sihirli ayna tutabileceğini biraz deneyimleyelim.  Sırasıyla tozlaşma, döllenme, tohum, çimlenme, genç bitki ve olgun bitki evrelerinden geçen bitkiler bu döngüdeki hiçbir evrenin farkında değillerdir.Dışsal faktörler ile bir otomatik sürecin içine dahil olup doğanın dengesi içinde var olurken gene bu dengenin gerekliliği için yok olurlar. Karar verme, risk alma, yerimi beğenmedim deyip farklı bir toprağa göç etme gibi bir alanları bulunmamaktadır. Tüm bu bağımlı ve etki alanı dışındaki yaşam içinde bitkiler fotosentez gibi canlıların oksijen ihtiyacını karşılar ve bunu bize bir lütuf olarak yapmazlar.Aynı toprak üzerinden yıllarca yok olup tekrar çiçek açmayı başaran bu canlı bizlere sihirli aynamızda bir şeyler anlatmak istiyor olamaz mı? “Ot gibi yaşamak”, “bitkisel hayat” gibi terimler bitkilerin tüm bu özellikleri görünmezden gelinerek, sadece içsel hareket sergileyemeyip bir karar verme yetisi olmadığı için kullanıldığını düşündüğümde bu yetilere sahip olan insanın bu yetileri ne kadar kullandığını düşünmeden edemiyorum. Doğa, içinde barındırdığı üç canlı türü olan bitki, hayvan ve insanları birbirinden çok net çizgilerle ayırıp daha farklı net çizgiler ile de birleştirmektedir.Tüm bu ayrıştırma ve birleştirmeler bir denge unsuru olmakla birlikte kullanmamız gereken yetkinliklerin önemi daha çok bizlere göstermektedir. Var oluşumuzla birlikte düşünme, mantık, karar verme, vazgeçme, değerlendirme vb yeteneklerimiz olmakla birlikte tüm bunları kullanma ve kullanabilmek için çaba sarf etme tutumunuz nedir? Kullanabildiğimiz bu yetenekleri nerelerde kullanmaktayız? İşte tüm bu sorular bizleri bir sihirli aynanın karşısına oturtup, kaçamayacak şekilde bağlayacak sıkı iplerdir. Bitkiler üzerinden insanı sorguladığımız bu yaklaşımın temelinde tutumunu yetkinliklerine uygun şekilde kullanmayan insan profilinin bizleri bu basit ancak yüksek duvarlı koridorlara sürüklediğini görmekteyiz. Sartre’nin var oluş felsefesinden bi haber olan bitkiler midir yoksa biz mi?

Ve insanın gerçekle yüzleşmenin kıyısına geldiği bir andayız. Doğa içerisinde 20 ila 80 milyon çeşitliliğe sahip bu canlı türü olan hayvanlara karşı bir bakış açısı oluşturmaya çalışacağız. Eko sistemin vazgeçilmezi olan, belgesellerde dürtülerini nasıl kullandığını hayranlıkla izlediğimiz hayvanların yaşantılarını oluşturan davranışların insan hayatında kapladığı alan için bir sorgulama başlatacağız.İçsel hareketliliğe sahip olmayan ve var oluşu ile yok oluşunu tamamen dışsal faktörlerle gerçekleştiren bitkilerden farklı olarak hayvanlar, içsel ve aktif hareketliliğe sahip, aile düzeni ve kuralları olan mücadeleci, dürtü ve sezgileri ile kısmi kararlar verebilen canlılardır. İkinci canlılar birinci canlılar gibi pasif bir hareketlilik sergileyecek olsalardı sanırım doğaya katkıdan çok zarar vermiş olurlardı. Eko sistem içinde bu canlıların neler yaptıkları konusunda küçük bir örnek vererek bakış açımızı biraz daha genişletelim. Toprak solucanları toprağı havalandırarak toprağa su ve gazların geçişini sağlamak ile birlikte, böcekler tarım ürünlerine zarar veren bazı canlı türlerini yok ederler. Temel de çok basit olarak algıladığımız bu iki durum insanların ambarı olan toprağın ve bu toprağın meyvesi olan tarımın devamlılığını sağlayarak insanlara belki de hiçbir zaman farkına varamayacakları yaşamsal bir katkı sağlarlar. Hayvanların insanlar için yarattığı bu değer gün gibi göz önünde iken bunu görememe nedenimiz ile bireysel olarak kendi canlı türümüze sağladığımız ruhsal veya yaşamsal katkımız nedir?Hayvanların var oluş yaşamını sorgulamaya başladığımız da doğduğu andan itibaren hemen yürümeye başlayabilen ve temel olarak hayatta kalma üzerine kurulu bir canlıyı gözlemleriz. Yaşayabilmek için nefes alan, avlanan, bedensel dengesi için uyuyup ve boşaltım yapan ikinci canlılar korunma iç güdüsü ile birlikte yaşantısını sürdürebilmek için öldürmeyi yada kendilerine güvenli bir bölge aramayı seçeceklerdir. İkinci canlılar tüm bunları gerçekleştirirken acaba var oluşlarının farkındalar mı? Var oluşlarının farkında iseler buna dayanak olarak gösterebileceğimiz şeyler nedir? Eğer değilseler bu yaşantıyı nasıl ifade edebiliriz? Yavrusunu timsahtan korumak için kendisini timsaha av yapıp yavrusunun arkasından bakan anne geyik ile avlandığı avın hamile olduğunu anladıktan sonra yanı başında ölen anne aslanın gösterdiği davranışlar bize var oluşlarının farkında olduklarının göstergesi olabilir mi? Peki yavru iken onlarla ilgilenen sahiplerini unutmayan hayvanların onlara karşı duyduğu sevgi ve bağlılık bize neyi ifade etmektedir? Var oluşlarını gösterdikleri duygusal tepkiler üzerinden kanıtlayabilir miyiz? Asıl soru ise, ikinci canlıların var oluşlarının farkında olmadığını var sayar isek var oluşlarının farkında olduklarında neyi farklı yaparlardı? Kulağınızın aşina olduğu ve sürekli denk geldiğiniz “ah keşke şu hayvanın yerinde olsam, hayvandaki akıl bende yok” cümlelerinin bir insan ağzından çıktığını düşündüğümüzde üstün bir yaratılışa sahip insanın var oluşunun dahi farkında olmayan bir canlının yerinde olmak istemesinin arka tarafında yatan yetersizlik ve sıfır farkındalık durumunu hangi sebeplere bağlayabiliriz? Temel de aynı özelliklere sahip olduğumuz hayvan yaradılışının üzerine bize ait olan yetenekleri kullanmadığımızda ortaya bu şekilde soyut bir tablo çıkması gayet olağan duruyor. Burada insanın kendini benzettiği hayvan profili esasen insan olmanın sorumluluğunu taşımayan bir canlıya özeniştir. Doymak, barınmak ve korunmak için çalışan, çoğalmak için çiftleşen ve hayatta kalabilmek için aktif hareketlilik içinde olan ve sadece bu döngü içinde yaşantısını geçiren insan var oluşunun farkında mıdır ve ikinci canlı ile arasında ki fark nedir?

Ve insan. İnsanın var oluşu, var oluş nedeni, yaşantısı ve nasıl yaşaması gerektiği konusunda yüzlerce filozof, binlerce düşünce doğanın içinde birbiri ardına takılmıştır. Filozofların insan tanımına baktığımızda neredeyse aynı çemberin içinde dönüşen bir döngünün çıktısını diyebiliriz.Konfüçyusa göre “insan öğrenen bir hayvan”, Thales’e göre “insan araştıran bir hayvan” ve Aristotales’e göre “insan düşünen bir hayvandır”. Burada göze çarpan ilk şey hepsinin hayvanın üzerine insana ait yetenekleri eklemesi ile tanımlamasıdır. Bizi hayvandan ayıran bu yetenekler bizim tarafımızdan ne kadar kullanılmakta ve nerede kullanılmaktadır?1908-1970 yılları arasında yaşamış Brandeis Üniversitesi Psikoloji Profesörü Abraham Maslow bunu bir tablo gibi önümüze koymuştur. Bu tablonun ismi Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisidir. Bu psikolojik hiyerarşi tablosuna göre Maslow beş basamaklı bir piramit oluşturmuş ve insanı bu beş basamak üzerinden değerlendirmiştir. Piramidin birinci basamağı “fizyolojik” olarak nitelendirilerek nefes alma, yiyecek, su, cinsellik, uyku ve dışarımı atım şeklinde detaylandırılmıştır. İkinci basamak ise “Güvenlik” olarak ele alınarak beden güvenliği, istihdam, kaynaklar, barınma ve sağlık olarak nitelendirilmiştir. Maslow piramidinin bu iki basamağındaki detaylar hayvanların yaşam döngüsü ile birebir örtüşmektedir. Maslow piramidinin ilk iki basamağında kalan insan var oluşunun ne kadar farkındadır? Konfüçyüs, Thales ve Aristotelesin hayvan üzerinden yetiler ekleyerek insanı tanımlamasını bu şekilde çok daha net anlayabileceğimizi düşünüyorum.Geriye kalan üç basamak bizleri ikinci canlılardan ayıran en kalın çizgileri çizmektedir. Üçüncü basamak arkadaş aile, dördüncü basamak özsaygı, özgüven başarı, başkalarına saygı ve beşinci son basamak ise ahlak, yaratıcılık, problem çözme, önyargısız gerçekleri kabul etme başlıklarından oluşmaktadır. Hayvanların yaşantısı içerisinde iğne ucu kadar yeri olmayan bu davranışlar gün batımına doğru yürüyen bir insanın doğacak güneşidir. Güneşimizin doğuşu ve batışı bizim zihnimizin ve farkındalığımızın gücüyle temelden ilişki halindedir. Bu üç basamaktaki alt başlıklar geceye tutulan fener gibi incelenmesi ve detaylandırılması gereken konulardır. Ancak bunların en temelinde ise insanın düşünme ve sorgulama yetisini harekete geçirebilmesi gerekmektedir. Descartes “Düşündüğümün farkındaysam varım” derken burada gözünden kaçırdığı karanlık bir sokak olabilir mi? İnsanın düşündüğünü fark etmesi mi önemlidir yoksa ne düşündüğünün farkında olması mıdır önemli olan? Teknolojinin anlık olarak sürekli ilerleme kaydettiği bu dönemde var oluşunun farkındalığından ziyade var oluşunun yaşamı bizim için çok daha önemli bir penceredir. Maslow piramidinin dördüncü basamağında yer alan öz saygı kavramı var oluşun yaşamında ilk basamaktır. Öz saygıyı daha iyi anlayabilmek için bir örnek üzerinden ilerleyelim. An itibari ile hesabınızda 100.000.000.000 (yüz milyar) TL olduğunu varsayalım ve bu para ile neler yapabileceğimizi düşünelim. Bu kadar büyük para ile yapılamayacak hiçbir şey olmamakla birlikte bu soruyu cevaplayan insanların 95% inin verdiği ortak cevaplar ev, araba ve sosyal yardımlar oldu. İstediğiniz gibi harcayabileceğiniz, hatta miktarını bile arttırabileceğiniz büyük bir paradan bahsediyoruz. Herkes bu parayı o ya da bu şekilde muhakkak kullanacaktır doğal olarak. Peki doğuşumuzla birlikte var olan 100.000.000.000 (yüz milyar) nöronu nasıl kullanıyoruz? Nöronlar Kendimizi gerçekleştirmek, değiştirmek ve geliştirmek için bizimle var olan öğrenme hücreleridir. Öz saygı dediğimiz şey tam burada netleşmektedir. Öz saygı düşünme, öğrenme, gelişme, geliştirme, okuma vb kendinize yapacak olduğunuz tüm yatırımlardır. Yüz milyar nöronun ne kadarı ile öz saygımıza yatırım yaptık ve kendimize ne kadar saygı duyduk? Piramidin basamaklarında yol alırken aslında kendi içimizde ve yaşantımız ile yaşanmışlıklarımızda yürüdüğümüzü hissediyoruz. İnsanların bu konuda kendini geliştirmek için koçluklar, eğitimler aldığı ve bir çok insan için çıkmaz sokak olarak kalan öz güven konusuna bir mum yakalım. Öz güven probleminin kökleri bebeklik dönemine kadar uzanabilen derin ve karmaşık bir yoldur. Öz güven sorunu yaşayan insanlarda ki ortak noktalara baktığımızda sorunları görmezden gelen, amaç edinmemiş, mücadele ruhu gelişmemiş yapılar olduğunu görebiliriz. Bununla birlikte daha küçük yaşlarda bastırılmışlık duygusu bunun kaybedilmesinin başlıca diğer sebeplerinden bir tanesidir. Bizim ele alacağımız  öz güven başlığında insanların bu konunun ne kadar farkında olduğu ve bunu kazanmak isteyip istememeleri olacaktır. Sorumluluk bilinci oluşmamış bir bireyin bunu kazanmak istemesi oldukça düşük bir ihtimaldir. İçinde olduğumuz dönemde bireylerin kendilerini ifade etme sorununun en temel sebebi öz güven eksikliğidir. Kendisine katkı yapmayan yani öz saygısı olmayan insanın öz güvenli olamaması gayet tabiidir. Peki öz güvenimiz eksik olduğu için kaybedeceğimiz, kaybettiğimiz veya adım atamayacağımız hikayelerin ne kadar farkındayız? Apansızın hayatınıza giren faktörlere karşı duruşunuz nedir? Gerçekleştirebildiğiniz, ulaşabildiğiniz ve hazzını sürebildiğiniz bir hedefiniz olmadan öz güvene ulaşabilmek çok zor olacaktır. Amacınız olmadan sürdüğünüz yaşantının ne denli monoton olduğunu fark edebilmek için yaşamı özetleyen cümlelerinize odaklanmalısınız. Tüm bunlara bir yol çizdiğimizde varacağımız yer amacı olan bir yaşam ve ulaşmaya çalıştığınız bir öz saygı olacaktır.Bu aşamalardan sonra çarklar hızlıca dönmeye başlayacak, benliğiniz sizi zorlayıp farklı kulvarlarda koşmanızı isteyecek ve artık kendinizi gerçekleştirmek için bir başlangıç yapmış olacaksınız. Bir metamorfoza ihtiyacımız var. Hayvanların ki gibi bedensel değil ruhsal bir metamorfoz. Matamorfoz diğer bir tanımı ile başkalaşım. Nedir bu metamorfoz? Canlının tırtıl düzeyinden yetişkin düzeyine geçişidir. Buna en güzel örnek kelebektir sanırım. Kelebekler yumurtadan çıktıktan sonra yaşamlarını tırtıl olarak geçirip yaprak yer ve 12-13 günde büyürler. Bu sırada birkaç kez deri değiştirirler. Daha sonra krizalit döneme giriş yaparlar ve derileri kalınlaşmaya başlar. Bir yaprağın sapına baş aşağı asılarak koza denilen bir kabuk oluştururlar. Burada bir hafta geçirdikten sonra artık bilindik şekli ile doğada yerini alır. Bu başkalaşımı bizler rumuzda başlatmalıyız. Ruhumuzdan atılması gerekenleri atmalı, duvarlarımızı yıkmalı, hayvanca yaşamaya son verip bir başlangıç yapmalıyız. Bu başkalaşım ve dönüşümü yaşantımız içinde bir kere değil sürekli yaptığımızda yeni ufuklara açılacağız, yeni ruhlar ile tanışacağız. Girecek olduğumuz her metamorfoz dönemi insan var oluş yaşamına uygun bir ruh içermelidir. Keza bunun dışındaki tüm değişimler bizi olunması gereken şeyden daha uzağa taşıyacaktır. Farkında olmadan herkes bu dönemi sürekli yaşar ancak bir bilinç dahilinde ve kontrollü olmadığı için ne yaşadığını ne de sonucunu görebilir. Düşünsel metamorfozumuzu gerçekleştirebilmemiz için öncelikle şu an neleri düşündüğümüzü fark edebilmemiz gerekir. Çünkü düşündüğünüz şeyler tam olarak yaşantınızın bir aynasıdır. Öz saygısı olan ve öz güvenli bir insan için artık hedefleri olan yollarda yürüme zamanı gelmiş, başarı tohumları filizlenmiş ve bahar müjdelenmiştir. Ulaşacak olduğunuz her başarı sizi daha da özgüvenli yapacaktır. Burada önemli olan neyi başardığımızdır. Çok zengin olmak mıdır başarı yoksa işçi haklarına saygılı, doğa ve insanın sosyal ihtiyaçları karşısında duyarlı bir birey olarak zengin olmaktır başarı? Burada ki en temel nokta o veya bu şekilde başarı için yol alırken arkamızda nasıl bir hikaye bıraktığımız ve başarımızı kimlerle kutladığımız. Toplumda sadece kavramsal başarılı olmak hırsı hastalara müşteri, işçilere köle, yaşlılara engel, ihtiyaçlılara körlük, okuyanlara boşluk açısıyla bakan zihinler yetiştirmekle kalmayıp toplumun cehennemini de en yakıcı şekilde oluşturmaktadır. Başarı ve başarı yolu ahlak ve karşılıksız fayda ile yoğrulmadıkça insan olabilmenin erdemine ulaşabilmemiz ancak bir masal diyarına kalacaktır. Başarı dediğimiz olgu sadece çalışma hayatına özgü olmamakla birlikte en büyük başarı önce kendiniz olabilmek ve kendinizi gerçekleştirebilmek için atılan adımlardır.1982 yılı Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda 2. sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor. Sınıf öğrencilerinin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor. “Bakın” diyor. “Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey. ” Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor: “Bu başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”. Bir (0) daha koyuyor. “Bu tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz” Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek… Disiplin… Sevgi… Eklenen her yeni (0)’in kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca… Sonra eline silgiyi alıp en bastaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. VE hoca yorumu patlatıyor. Kişiliğiniz yoksa öbürleri hiçtir! Bu durum kendiniz için olması gereken en büyük erdem olmakla birlikte insan olabilmemiz için bundan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Başkalarının hayatlarına dokunmadan, başkaları için dertlenip onlar için bir adım atmadan insan olabilmenin gerekliliklerini asla sağlamış olmayacağız. Bununla birlikte de kendimize verdiğimiz özsaygıyı diğer birey ve toplumlara da aynı şekilde uygulamamız gerekmektedir. İnsanların, diline, dinine, kültürüne, bakış açısına, geleneklerine, fiziksel özelliklerine yani bireyi birey ve toplumu toplum yapan o değerlere saygı duymadığınız sürece hep eksik kalacaksınızdır.Ahlak dediğimiz evrensel kavram toplumlara göre değişiklik gösterebilmekle birlikte olmazsa olmaz olan nihai bir bütünler değeridir. Ahlaklı olabilmek için yapacağımız yegane şey kendinize ve toplumunuza değer yaratmaktır. İnsan olmanın getirdiği sarmal bir düzenin merkez noktasın ahlak ve sorumluluk değerlerine koyup bunların etrafında atacak olduğunuz her fidan muhakkak köklü çınarlara dönüşecektir. İnsanca yaşayabilmek başlı başına bir sanattır. Bu döngü içerisinde bizim felsefemiz tek bir cümle olmalıdır. 


Yaşamak bir sanat ise bizler nasıl sanatçılarız?

Murat ÖZTÜRK

Genel

Yorum Yaz